31 Aralık 2015 Perşembe

Zamane

Zaman, insanlığın düşmanı oldu zamanla. Zaman, her şeyi yavaşça atıverdi. Yavaşça normalleştirdi. İnsanları belli normlarda yaşatmaya mecbur kıldı. Kendi halinde yaşa ve kendince yaşa diye öğretti bize. Ama farkında olmadan yaşadık bunları. Yavaş yavaş bizi benliğe dönüştürdü. Yavan bir hayatı sevmeye başladık yavaşça. Ne de olsa yavaşlatmaya çalışıyorduk zamanı olmayacak zamanlarda. Kendimizce ben dedik her şeyden önce. Önceleri birlik halinde yaşarken şimdilerde bir bir dökülmeye başladık. Yavaşça dilimize yeni kelimelerle haklılık payı ekledik. Pay biçtik birbirimize. Dünya’daki düzene dâhil olmak istedik ama daha da düzensiz halde yaşamaya başladık. Yalnızlığı kapitalizm ile süslemeye çalıştık. Örttük eskiye dair bütün kelimeleri bir daha uyanmasın diye. Ayak direyen bütün kelimelerin üzerine bastık zamanla. Herşeyi yavaşça kaybettik. Kazandıklarımızı kaybettiklerimizin yerine koydukça kendimizi modern dünyaya ait kılar olduk.

   Gün oldu hayatın dibinde yaşadık, gün oldu nirvanalarda yaşamaya heves eyledik. Yaptığımız bütün eylemler aynı kapının eşiğinde biteceğini bile bile yaşamaya heveslendik. Gençliğimizde bu özlem ile yaşarken zamana yaydık bu hevesi. Zamanla kursağımızda kalmıştı bu hevesimiz. Dünya’ya ayak uydurmaya çalıştıkça evlatlarımıza zaman ayıramamıştık. Onları geçmişte bırakarak hep bugüne odaklandık. Onları geçmişte daha çok seveceğimiz aklımızın ucuna dahi gelmezdi. Çünkü onları geride bıraktık. Hep evlatlarımızı kurtarmak için savaştık ama onlar çoktan savaşın ortasında farklı saflara geçmişlerdi bile. Hep onları düşünerek çok çalıştık ama çalıştıkça onlara olan mesafelerimizde çoktan artmıştı. Bunu dahi farkedemeyecek kadar uzaktık onlara. Sonra aniden durup baktık geriye ama onlar ile aramıza aşılamayacak nehirler oluşmuştu. Geriye döndükçe sığ sularda boğulacaktık. İyisi mi onları orada bıraktık ve pişmanlığın bataklığında çırpınıp durmaktı tek çare. İşte bunların hepsi yavaşça oldu. Ne olacak bir seferden dediğimiz an'larda gerçekleşti. Yavaşça prangalar taktık ayaklarımıza. Farkına vardığımız zaman çoktan farklılaştığımızı farkedecektik.

   Fark girmişti başlangıç ile sonuç kısmına. Gecenin karanlığında ne tutunacak bir ışığımız  ne de rehberimiz kalmıştı. Yavaşça hepsinden kopuşumuzun izdihamını yaşayacaktık artık. Arta kalanlar ile yetinmeye çalıştıkça, zamanı suçlayacak zamanımızın bolluğu ile yaşayamaya mecbur kalacaktık. Artık yaşadıkça nasıl da hayatı yaşayamadan yaşlandığımızın hüznüne âşık olacaktık. Bir insan hüzne aşık olabilir mi!. Evet birliğe karşı olanlar, sevgiyi ancak yalnızlığa mahkum ederek göstermeye başlayacaktır. Başladığı yere dönmeye çalıştıkça hayatın nasıl da kendisinden bir bir çaldığını görme fırsatını yakalayacağız. Kahve ile dostlukları 40 yıla bölerken, zaman yavaşça 40’ı çıkmadan unutturdu bize dostlukları. Artık muhabbet sıradanlaştı zamanla. Kimselere alışamaz olduk yavaşça. Yavaşça var olmaya çalıştık ama hızlıca yokluğa mahkûm olmaya başladık. Alışılmadık her şeye alışır olduk anlayamadan. Alışkanlıklara mahkûmiyet kazandırdık aldıklarımızla. Evet, yavaş yavaş kan kaybettik. Kaybettiğimizi dahi anlayamadık. Kimselere itiraf edemediklerimizi yavaşça atıverdik dilimizin ucundan. Bunu yavaşça yaptık. Her şeyimizi yaydık zamana.  Kafamızdaki bütün düşünceleri yavaşça uyguladık. Uyuduk uzun bir uykuya ama zamanla uyduk ilklere. Bir bayrama özlem duyduk. Özledikçe de öldürdüğümüz düşünceleri yaşatmaya özlem duyduk. Ya bitireceğiz bayramı kafamızda ya da bayılarak bekleyeceğiz bayramları. Baygın baygın baktıklarımıza hasret duyacağımız günlere özlem duyacağız. Düzene ayak diredikçe bayrama olan özlem sona erecektir.

  Yavaş yavaş kaybettiklerimizi hızlıca toplamaya çalışmalıyız. Geleceğe dair ümitleri hızlıca uçurmalıyız ki birileri burdan yavaştan yavaştan geçmişi anlatıversin gelecek olanlara...

Yaprağın hüznü...

Yaprak ağaçtan sıkılmıştı da sonbahar bahanesi olmuştu. Sonbaharın hüznü baharın sonundan değil herşeyin birbirinden sıkılmasından kaynaklanmaktadır. Ve aynıyla herşeyin birbirine olan özlemindendir. Yaprak ağaçtan usanır, toprağa susar. Su buluttan sıkılır da sığınıverir toprağın bağrına. Sonra topraktan sıkılır, göğün üstüne özlem duyar. Yaprak da bütün bu olanları gözlemleyerek haklılık payı üstlenmeye çalıştı. Onca zaman kaldığı gönülden ayrılık vaktinin geldiğini anlar. Artık bahaneler sığmıyordur birlikteliğe. İkisinden biri fazla gelmektedir aynı vucüda. Farklılıklara göz kırpılmamıştır yeterince. Gönül kıvamını yakalayamamış olanlar kırılıvermiştir en ufak bir sarsıntıda. Rüzgarın vehametine kapılmıştır bir kere. Durağanlığını sevememiştir bir türlü ağacın. Köklerine sahip çıkmak belkide en zoruydu onun için. Öyleyse en zorundan başlamalıydı ilk önce. Bedelini, bedelli olarak ödeme yolunu çoktan seçmişti. Aykırılıklara siper etmiyordu kendisini artık.  Etmiyordu, çünkü etkilenmek istemiyordu artık eskiler de olduğu gibi. Çünkü olduğu gibi olmak istemiyordu. Olmak istediği gibi olmak istiyordu. 
    Bahaneleri, arkasına sığınak yapmıştır yaprak. Sığınaklarda yığınak yapmıştır bütün delilleri. Deli gibi prangalar vurmuştur bir kere aklının alamadıklarına. Oysa aldıklarından da kurtulmak istemiştir son kere. Normalleşemeyen hasbihaller hasbiliğini yitirmiştir. Kelimeler cümle kurmakta yeterince nefes alamamıştır. Kelimelerin anlamsızlıkları ilintilenememiştir bir sonrakiyle bir türlü. Belki bir zamanlar sahralardaki vahalara aldansa da gerçekler zamanla un ufak olmuştur. Elenmiştir değerler zamanla. Ait oldukları birşeyler bırakmamışlardır birbirlerinde. Belki de en çok birbirlerine aldanmışlardı. 
Değerleri bir bir sarsılmıştır, sarsıntılara karşı. Yaprak zamanla aynı gönülde değerini yitirdiğini anlamıştır. Anladıkçada kahrolmuştur. Hayata küsmüştür. Hergün aynı kökten beslenmek acı vermekteydi kendisine. 
Hergün aynı havayı solumak zor gelmişti kendisine. Hergün aynı çatı altında yaşamak için hiç bir bahanesi kalmamıştı. Yeni maceraya atılma zamanının geldiğini fısıldadı kendisine. Ataletten kurtulmanın tek yolu savrulmaktı boşluğa. Ellerinden tutan ilk kişiye elini teslim etmekti onun için kurtuluşun yolu. Rüzgara teslim oldu ilkin. Savrulmak istedi dertlerinden. Savruldukça tane tane dökülüverdi dimağından bütün dertleri. Derdine ortak bulduğunun heyecanı ile heyelanlar oluşturdu beklentileri. Bugüne kadar beklediğine üzüldü. Sanki hasret sona ermişti. Ama nafileydi ümitleri. Rüzgarın sahipsizliğinden dolayı sahipsiz kalmıştı.  Çok sonralar farkına varacaktı savurganlığını. Gönlünü heba ettiğine üzülecekti ağaçtan sonra. Çünkü ağaç herşeyiyle sahiplenmişti kendisini. Çarpmıyordu kendisini hunharca sağa sola. Hu hulara karışacaktı rüzgarın sesi. Ses veren herkese sessiz kalmayı tercih edecekti sonraları. Başka gönüllerde yer ararken ilke özlem duyacağını farkedecekti. Farkında olunmasını istiyordu yeni diyarlarca. Diyar diyar sahipsizliğini yaşayacaktı. Artık toprağın bağrına basılmak istiyordu rüzgardan sonra. İlki kadar kimse kollarını açmayacaktı kendisine. Karartılara teslim olacaktı artık. Pişmanlığı hergeçen gün şiddetli ağrılara sebep olacaktı. 
   Yorgunluğu artık ay gibi yüzüne yansımıştı. Pişmanlığını düşündü. Keşkeleri bir bir kapısında birikmeye başlamıştı. Kavuşmak dedi kendisine belki bir gün. Ve ayrıldı ayrılması gereken yerlerden.
Oysa ağaç da pişmanlığını yaşıyordu bu süre zarfında. Ellerini sımsıkı sarmışken neydi şimdi bu ayrılık acısı. Kendisinde kabahati buluyordu ilkin. Sonra anlayış gösterdi gitmesi gerekenlere karşı. Anlamaya çalıştı bu gidişi. Sevdiceğinin kopardığı kalpten kan kaybı yaşıyordu hergün. Şuurunu kaybetmeye başladı zamanla. Artık kış gelmişti ve uzunca bir uykusu geldiğini hissetti. Yeni başlangıçlara dedi kendi kendine. Gidenle gidilmediğini hissediyordu. Bir gün sıranın kendisine geleceğini bile bile gözlerini yumdu.
Çünkü birgün öleceğini bile bile hergün yaşamaya çalıştığını kim anlayabilecekti ki.! Anlayan da o günolmayacaktı.

Milat

Yenilerde kaldı geçmişim diyerek söyleniyordu bay Dora. Eski dahi eskimemişti. Eski eskimediği gibi geçmiş te, geçmekle geçmemişti tam olarak. Zaman ilerledikçe geride bir şeyler bırakıyordu. Her geçen gün ait olduğu yeri arıyordu. Aidiyet duyguları oturmamıştı henüz. Ait olduğu tek şey kendi bütünlüğüydü. Bütünlüğünü korumak için hareketli olmak zorundaydı. Yeryüzüne dahi henüz Yer alışamamıştı. Tabiri caizse yerli yerince herşey yersizdi. Henüz yerli malı yoktu kimsenin. Korku hükümdardı yerli topraklarda. Yerli yersiz yaşayanlar hep bir mücadele içerisindeydi. Kötülük ile iyilik hüküm sürüyordu iki ile dört arasında. Eniyisi, kendine iyilik etmekti. Bütün diller lal olmuştu birbirlerine karşı. Henüz dil dillenmemişti yeryüzünde. Tek dil dilegelmişti bütün dünyada.
Derken bir esinti geldi geldiği yerden. Kırılsa bir dal ait olduğu yerden seriverirdi tozlarını etrafa. Topu topu kaç kişiydiler ki. Milattan önce bilmem kaç asır önceydi. Geçmişin tozunu alalım hep beraber. Beraberce gezelim ilklerde. 
    Sahipsiz yıllar hüküm sürmekteydi sahipsiz diyarlarda. Hükümlü yok. Vekil yok. Herkesin, geçmişiyle hükümsüz olduğu yıllarda yaşayalım. Kimse kimseye hükmetmediği zamanlarda yaşayalım haydi. Birkaç kişi yırtıcı hayvanlardan kaçarak saklanmaktaydı dünyaya kapalı bir mekanda. Mekanı mesken tutmuşlardı. En azından bir kaç gün doyasıya yaşayabilirlerdi. Daha tam olarak tanımlayamadıklarını tanımsız bırakmaktaydılar. Nesiller boyu sadece seslerle ifade edeceklerdi canlıları. Canlılardan kaçarak cansızlara nasıl sığınacaklarını anlatacaklardı. Kendilerini en sıcak ve en güvenli hissettikleri mekanı, bir ateş kümesinin etrafı bilmişlerdi. Birbirlerine güven tamdı. Kimse kimseyi tanımıyordu.
Bir gün daha fazla hayat bulmak için tanınmayanlara sırt vereceklerdi. Bir olmak için bir olmaları gerekiyordu. Dışarıda açlar çoktu. Evsiz yurtsuz diyarlardı. Göklere ulaşmak istemedikleri uzun yıllar yaşamaktaydılar. Gençlik asırlarca yaşanıyordu. Bay Dora'da 600 yıl genç kalmıştı. Yok etmek insan dışındak canlılar için geçerliydi. Ama bu karşılıklıydı bazen. Sıra pek değişmese de sabit de kalmıyordu. İnsanlarda insan dışındaki canlıları yok etmekteydi. Zaman ve mekan sabit oldukça tehlikeli düşünceler boy ölçüşmeye başlamıştı. Tehlikenin boyutu kişi sayısı ile doğru orantılı olarak artmaktaydı. Sevgi muhtaçlık hale gelmişti gün geçtükçe. Muhtaçlıkta muhabbete lezzet katmıyordu. Artış, fikirlerin kabulsüzlüğüne yol açmaktaydı. Yollar bir bir ayrı düşmekteydi aralarında. Yolların başlangıcı doğru olsa da bitişi yanlış bitiyordu genellikle. Yolda bulunanlar eskimekteydi zamanla. Zaman tüketmekteydi insanlığı. 
İnsan sayısı attıkça çeşitlilikte ortaya çıkmaktaydı. Çeşit çeşit fikirler ses vermekteydi sessizce.  Katlanmak zorlamaya başlamıştı zorluklara karşı. Katlanılmayacak kişiler kişiliksiz kalıyordu bay Dora'ya göre. Önce yanı başındaki ağacı kesmekle başladılar işe. İlk olarak etraflarını temizlemeye başladılar. İlkler yaşanıyordu ilk olarak. Köşedeki pınarın akışına yön vermeye başladılar. Geleceğe doğru zaman hızlı aktıkça pınarlar kurumaktaydı. Su çatlağını bulamamıştı tam olarak. 
Artık küçük yaşama fikri daha cazip gelmekteydi. Herkes birbirinden kaçmaya çalışıyordu. Tanınmak azığını paylaşmak demekti. Ekmeğin, emeğe kardeş olduğu yıllardı. Modern kelimesi lügata yerleşmemişti henüz. Mesela, Modern zamanların isimlerini duyamayacaktı asırlarca yaşayan bay Dora. Gelecek günlerin güzellik getireceği kanısına kapılanlar anlayamacaklardı ömre bedel yıllarda.

Bay Dora, asırlarca sonra yaşlanmaktaydı. Azlık, çokluğa yenik düşmeye başlamıştı. Herkes kendi ölçütüne göre yaşamaya başlamıştı. Öyle eskisi gibi tek dil ile anlaşılmıyordu. İlk olarak anlaşılmamak için yeni diller türetilmeye başlanmıştı. Bir an herkes anlaşılmaz olmaya başlamıştı birbirine karşı. Bay Dora'nın hayretli bakışı yüzüne yansımıştı. En kötüsü de anlaşılıyorken anlaşılmaz hale gelmekti. Daha önce sessizlik hakim sürerken, şimdi ses hüküm vermekteydi mekana. Tuhaf sesler kulakları tırmalıyordu artık.

Diller çoğaldıkça topluluklarda artmaktaydı. Artık eskisi gibi bağlayıcı sebepleri yoktu birbirlerine karşı. Kişisel ihtiraslar bir anda toplumsal kargaşaya dönüşebilmekteydi.  İlkin münakaşa edilirdi aralarında, zaman yıllandıkça ikişer üçer kavgalara dönüşmeye başlamıştı. Yine geleceğe esir düşen zaman hızlandıkça savaşlar başladı. Küçük küçük savaşlar. Daha önce hayvanları öldüren aletler ile insan öldürüyorlardı. İlk defa evrensel kurallar deliniyordu. Bu ilkler, daha nice ilklere ilk olmuştu aniden.

"Öyle eskisi gibi ihtiyacen değildi hayvan boğazlamak, şimdi adına eğlence dedikleri keyf ile talan ediyorlardı varlıkları" diye düşündü Bay Dora sessizce. Sessizliğe hüküm vermeye karar verdi aniden. Asırlarca savaşlar sürmeye başladı. Savaşların devamlılığı için yeniler gelmekteydi hızlıca. Fikirler artık yok etmek üzerine oluşmaya başlamıştı. Artık tek düşman, insan olmuştu insanlar arasında. Derken daha fazla varlığı yok etmek için çabaladılar. Ve hızlı bir şekilde de yokluğa mahkum ettiler gelecek nesilleri.

Bay Dora, düşündü kendince neler bıraktık geleceğe diye. Geleceği, yokluğa mahkum ederek nasıl gidebiliriz dedi kendine. Yeşilleri toprak rengine bürümüşlerdi. Artık korku salmaya başlamışlardı farklı diller kendilerince. Kısmen başarılı da olmuşlardı. Onlarca tek dil diğer dilleri kesmek için çırpınıyorlardı. Geleceğe parçalanmış diller bırakacaklardı. Hemde anlaşılmaz diller. Bay Dora'da anlaşılmadığını zaten anlıyordu. Bizi nasıl hatırlarlar diye kara odunu eline aldı ve düşünce dünyasındakilerini iç mekana karalamaya başladı.

Önce on çubuk adam çizdi çıkıntılı mağara duvarına. Yanına dinoları ve kuşları çizdi. Yukarıya hilali ve güneşi çizdi. Bitişiğine  de karanlık gecelerde yol gösteren yıldızları çizdi. Sonra yukarıdan aşağı çağıldayan yüksekçe bir şelale çizdi. Etrafına da büyük bir dünya çizdi. Kendileri hariç her tarafı ağaca bürümüştü. Yandaki sahneye bu defa ağacı, dinoyu ve çiçeği eksik çizdi. Yok etmişlerdi yeni gelenler. Bunu ifade etmeye çalıştı. Ve anlaşılmıştı da gelecek nesiller tarafından. Acaba yaşandıklarını kimse bilecekmiydi gelecekler tarafından. Ve derken zamana yenik düştü bay Dora. Merak etmiyor da değildi geleceği.

Onu da biz anlatalım bay Dora'ya. Milattan öncesi antik olacaktı ahirdekiler için. Ahir hep daha hüzünlüdür başlangıçlara göre. Başlamamış yıllar göreceklerdi Millattan sonrasındakiler. Öncesi yaşanmamış varsayılacak kimine göre. Uzun yıllar yaşamış varsayılan yıllar, yaşanmamış olarak görülecekti sıfırdan sonrakilere göre. Sıfırı doğum kabul edeceklerdi sonrakiler. Öncesini hep sonraya atıyorlar şimdi. Antik diyorlar şimdi. Anıları anlatmıyor kimse. Evet siz Herşeyi yok ettiniz. Bir şeyler bırakmadınız geleceğe. Mesela dinolar yok artık. Dindi bütün canlılar cansızlaşarak. Yokluğa alıştırdılar bizi mesela. Meseleleri mesele haline getirmeyi öğrendik mesela. Kavgaları yüzyıllara yaydık mesela. Ömürler kısaldı yokluğu gördükçe. Sıfırdan öncesini sevemedik bi türlü. Mesela biz sıfırı başlangıç kabul eyledik. Önceki yılları azaltarak tükettik, sonrasını ise arttırarak tükettik. Tükettikçe daha çok tükettik mesela. Sizlerin bebek kaldığı yıllarda bizler yaşlanmıştık artık. Ömür dediğin süreye sizler yeni adım atarken bizler çoktan ölmüştük. Ve bunun için sizi suçlayacak zaman dahi bulamamıştık. Oysa ilk kavgayı siz başlattınız. Asırlarca yeni diller oluşturarak birbirimize yabancı düştük. Her düştüğümüzde düş kırıklığı yaşadık. Hayallerimizi ilk sizin için satmıştık ama farkında değildik. Sizler ağaçları bir bir yok ederek bizlerin hayatlarını kısalttınız mesela. Canlıları yok ederek bizleri hep aynı lezzetlere mahkum eylediniz. Tutsak kaldık tutkulara. Ona rağmen tutunamadık yeryüzünde. Göğü en güvenli yer bildik kendimizce. Yerlerde duramaz olduk benliğimizce. İnsanlardan kaçtık aşağılarda. Yükselmek hep yükselmek istedik. Mesela siz defalarca aynı tohumu kullanırken biz tek sefer kullanabiliyoruz. Tekliklere sığındı besinlerimiz. Beslenemedik doyasıya. Az ye dedik evlatlarımıza. Bunlar zararlı dedik mesela ama yemek de zorundasın dedik.

Derken  Hayallerimizi tükettik zamanla. Adımlarımızı sınırladık. Gücümüzü hep yok etme üzerine harcadık, var olmak için. Bunlar yokluğa alışmışlardı. Yokluk ile varlık yarış içerisindeydi hep. Mesela şimdi, galibiyetler  yeni mağlubiyetlere kapı aralamakta.

Bunun yanı sıra iyileştirmek isteyenlerde var. Herşeye güzel bakanlar. Güzele değer verenler. Değeri değersizleştirmeyenler var mesela. Kötüler kötülüğü tanımlayamayacak hale geldi mesela. Sadece iyiler iyileştirmeye çalışıyorlar. Zıtlıklar da yaşayabiliyordu mesela insanlık. Bugün iyiler sayesinde nefes alabilmekteyiz bay Dora...

Gökkuşağı..

      Güneşin doğuşuna şahitlik etmekteydi kamer yıldızları. Engel olmaktan çıkıyordu bir ay parçası. Parçalanmış yüreğiyle. Örtmekteydi dünya'nın kirini, kirlenmişlerden. Herşey suspus olmuşken, bir daha can veriliyordu cansız yatanlara. Bir gündoğdu göğsünü siper etmekteydi, göğe doğru bakarak. Kamer, canın, canlarda canlanmamış halini özleyecekti gün boyunca. Nihayet gün doğmuştu dünkü günün sonunda. Güneş fedakarlığa yeni başlamıştı. Zaten hergeçen gün canından bir can koparmaktaydı canlar aydınlansın diye. Hergün, güneşin doğuşuyla ölmekteydi yıldızlar. Tutkun hale gelmişti ölüm ile yaşam. Zaten yaşam zıtlıklarla yaşanmaktaydı dünya'da. Biri doğarken diğeri batıyordu dünyalıklar için. Tıpkı gelenler ve gidenler gibi. Adeta arafta yaşamaktaydı yaşayanlar. Bir ışık, uzaklar için kopmuştu anayurdu olan güneşinden. Ana yerinden ayrılırken hüzün doluydu kalbi. Ayrılıkları sevmiyordu ayrılırken. Ayrı düşmek acı vermekteydi sol yanına. Yolu çok uzundu. Ama her ayrılığın bir vuslata çıkacağını bilmiyor da  değildi. ilkin ıraklardan seyretmekteydi dünyayı. Ne kadar da küçüktü büyükler. Onlara doğru yaklaştıkça sevmekteydi ayrılıkları. Bir atayurda gittiğinin farkındaydı. Yolları katederken adeta küçüklerin de büyüklenebildiklerini görebilmekteydi. En çok da onlar zarar vermekteydi yeryüzüne. 
     Yaklaşıyordu dünyaya bir sevda için. Sımsıcak kalbiyle ısıtacaktı ısınacak olanlara. Belki de gönül verecekti bir gönle. İlkin mahlukatlara kalbi tutuldu. Zararsızdı onlar. Zararlarına katlanmak bir sevda olacaktı belkide. Bir yaprak, en çok da o'na muhtaçtı. Muhtaçlığın mahcubiyetini gizleyerek en çok onu sevmek istedi. Hemen yanıbaşında bekleyen bir günlük ömrü olan kelebeğe hüzünlendi. Bir gün daha bir kalabilmek için avuçlarını açmaktaydı yanıbaşındaki ateşböceği. Herşeyi yutan toprağa da haksızlık edemezdi. Toprak, kara sevda olabilirdi onun için. O, bütün sevinçleri ve hüzünleri aniden yutabilmekteydi. Güçlüydü hepsinden adeta. Kaçana acımayandı o.  Yere ve göğe can veren denize de sırt dönemezdi.  Büyük büyük insanları görünce daha da hüzünlendi. 
    Onlar büyüklük taslayanlardandı. Bahşedilenleri verenin, sanki bahşetmekle mecbur olduğunu düşünmekteydiler. Kimi merhametine kimi ise gazabına sığınmaktaydı. Ama Verenin merhameti çok büyüktü insanlara karşı. Zaman tanımıştı büyüklere ve küçüklere. Utançlarını gizlemek için koca koca örtüler hediye etmişti. Mesela karanlığı vermişti. Karanlık dahi korkar olmuştu kalbi kararmışlardan. Adeta karartılar gün yüzüne çıkmıştı nice yüzlerde. Sonra dikkatlice baktığında gözleri ışıl ışıl parlayan çocukları farketti. Nurlara bürünmüştü ay yüzleri. Onları da seveceğini hissetti. Evet sevmeliydi de.
     Bir parça ışık hangi birine abu hayat olacaktı ki. Derdini açmalıydı yeryüzüne inmeden. Kim vardı ki çevresinde. Herkesi aşağıda gördüğünü açıkça görebilmekteydi. Bir feryad-ı figan etti göklerde göğe karşı. Ağlamak istedi gözlerden ırak bir hayatta. Yaklaştıkça derdi de büyümüştü. Bir inilti duydu hüzünlü gözlerden. Efkarlanmıştı bulutlar bu çaresizliğe. Nihayetinde inci inci gözyaşları süzülüverdi mercan gözlerinden. 
   Işık süzülürken yere doğru, yağmurun göğsünü siper ettiğini farketti. Madem gidilecek tek yer yeryüzü ise katlanacaktı bu hüzne. Ama binlerce damla kapılarını açmıştı bu gönle. Gözyaşların kervansaraylarına aldanmamak üzere pencerelerden süzülüverdi dünyaya doğru. And içmişti aşağıdakilere el uzatacağına. Kalbi huzur dolu olduğunu hissetti. Bir, çoklara bürünmüştü misafirlikten sonra. Bir ayrılık hissetsede kalbinde, sevinci adeta ayna oldu yeryüzüne. Yedi renk saymıştı elinde.
    Yeşil, Sarı, Kahverengi, Kırmızı, Mavi, Turuncu ve Siyah.
 Madem tek, çoğa ulaşacaktı, hicran heyecana kavuşacaktı, olsun bu kadar da dert dedi kendi kendine.  O zaman sıra paylaşmaya gelmişti. 
    Yaprağın hüznünü yeşil ile örttü. Kelebeğe sarıyı hediye etmişti. toprağa kahverengini atmıştı, çiçeğin neşesini kırmızı ile arttırmıştı, denizin ışıltısını mavi ile seyredecekti, ateş böceğinin kandilini turuncu ile yakacaktı. Çocuklara ise, bütün renklerden azıcık ekleyerek bir azık hazırlamıştı. Geriye tek renk kalmıştı. 
   Matem-i renk olan Siyah. Büyüklük taslayanların yanında küçüklerde nasiplenmişti. Evet siyahı da insana fırlatmıştı. Yapışmıştı kalplerine. Hüzün eklemişti beraberindekilere. Bir çığlık duymuştu boşluktan. Hayat, içinde  siyahında bulunduğu gökkuşağı olmuştu adeta. Madem kavuşacağına kavuşmuştu ışık hüzmesi. Bir sevdadır yaşam diyerek kayboldu ufuklarda. Geriye bakmaksızın ve geriye dönmeksizin kayboldu.

ADALET ve ERDEM

Adaletin en yüce erdem olduğunu dillendirmekteydi, Platon. Henüz Dünya düzene oturmamıştı. İlkel kabileler medeniyet aynası ile henüz tanışmamıştı. Dünya eksileri yaşamaktaydı. Sıfır noktasını yakalamazken yıllar, birileri de kalkıp insanlıktan bahsetmekteydi. Nefeslenen asırlar da bilinmeyenler yaşamaktaydı daha. Erdemden bahsedilmekteydi. Enginizasyonlar karşısında diller lal olmuşken, birileri dik durmaktaydı durması gereken yerde. Ahlaktan bahsedenler arka bahçelerde konuşmaktaydı. Dünya durmaksızın yaşlanırken, en çokda yaşını almışlar sahiplenmekteydi dünyayı.

     Işık tutmaktaydı geleceklere. Gelenler gidenlere bakarak büyüsünler diye. Platon, ahlakı erdem hamuruna katıştırmıştı bugünlere rehberlik etsin diye.
Evet, adalet kelimesini her ne kadar insanoğlu türetmişsede yine tüketen de O olmuştur. İnsanoğlu adaletten bahsettiği zaman muhtemelen elinde güç yok demektir. Adaletli davranması gerektiği yerde gücü adaletsizce kullanıyorsa kararlarını orantısız kullanma vakti gelmiştir. Artık erdemsiz bir yaşamın başlangıcı kıvamına çoktan kavuşmuştur. 
Güç derecesi ne kadar aşağıdan başlamışsa, güç derecesi tırmanma şeridin de ne kadar hızlı yükselmişse, gücün eşik değerini ne kadar hızlı aşmışsa, bir terminatöre dönüşmesi de o kadar hızlı olacak demektir. Elindeki güç kullanım hızı ekseriyetle bir şova dönüşmesine yol açacaktır. Adaletsiz ve Erdemsiz bir yolu çoktan aşmıştır. Belki de ömrünün son yıllarını yaşıyordur, belkide en tatlı günlerini ben yaptım, ben ettimlere dönüştürme gafleti, kendisine ölçüsüz bir yaşam tarzı yakalamasına sebebiyet vermesiyle küçük derelerde boğulmasına vesile olacaktır. 
Erdemsizler ilkin yokuşta yük olduklarına çelme atacaklardır. Belki de tekerinin dönmesine sebep olmuş vefakar dostlarına sırtlarını döneceklerdir. Sırtlan olmuştur artık onun için sevdikleri. Gücün etkisi ömrün kısalığına perde olmuştur. Göremeyecektir cepsiz beyazlar giyeceğini, göremeyecektir kendisi gibi nicelerinin pişman olduğu yere kavuşacağını, göremeyecektir ki yapılan iyiliklerin karşılıksız kendisine yapıldığını. Hicranlı günlerin acıları belki de vicdanlarda taptaze dururken, ilk tokadı atanların acısı bir ömür taptaze kalacaktır kalplerde. 
Masumların masumiyetliklerine türlü hayasızlıklar atfedilirken sessizliğini sürdürenlerin erdemsizliği  en derin acı olacaktır belki de. Nice kapıların eşiklerinden geçilecektir ama vefasızların vicdanlarına giden yolu kapalı bulacaktır belki de. Nice kızgınlıklar affedilecektir ama kırgınlıklara çare bulunamayacaktır.


Ve ..

YOLUN SONU...

Yolların uzunluğu gidilecek yerin ehemmiyetini gösterir. Bu yaşam alanında alınan nefesler kazandıklarımız, verdiklerimiz ise kaybettiklerimizdir. Ne zaman tutulacağı bilinmeyen bu yolculukta nefesler, mahşere kadar tutuklu kalacak bedenlerde. Bilinmeyen bu yolculuğun aniden başlayacağını biliyor olmaktır her bireyin görevi. Beşeri de ürküten bilinmeyenin biliniyor olmasıdır zaten. Yaşam rüzgarına kapılanlar, yarınlar adına enfes emeller kurarken ölümün herşeye bir nokta koyacağını unutmuyorda değiller. Kimi yürüdüğü yolu sorgularken, kimi de yadırgamaya çalışıyor. Kimi de gaflet uykusundan uyanamamaktadır. Vicdanlar sus pus olmuştur kimilerinde. Gözler görememektedir vicdanların yaşadığı hayatı. Fısıldamak Ya da fısıldanmak gerekiyor bazen. Baktığına değilde görünmeyene odaklanmalıdır vicdanlar. Uyanıkların öyle nefesler tüketmesi gerekmektedir. Uyuyanlar uyanacağı güne kadar homurdanacaklardır.  Onlar zırhlıdır, dokunulmazlardır. Ancak uyanıklar yaşam yolunun uzunluğuna bakarak aşk ile yaşamaktadırlar. Ne kadarına sahip olurlarsa olsunlar bir gün sahipsiz bırakacaklarını bilirler. Asl olan noktadan sonra sahipsiz kalmamaktır, bunu bilirler. Bilirler sonrasında bütün yollar şeritsizdir onlar için. O hiç olmamış gibi yeniler gelip eskiler gideceklerdir. Hiç nefes almamış gibi unutulacaklardır dehlizlerde. Sevdikleri dahi sevemeyeceklerdir eninde sonunda. Bir hiç olacaktır tanımayanların gözünde. Çok değil sadece bir sonraki yaşam sona ermeden, yaşadığını dahi kimsenin hatırlamayacacağını bilirler. Baş köşedeki koltuk boş kalacaktır artık. Köşelerde kalacaktır hatıraları. Köşebaşında yaşamış biri olmuştur herkesin gözünde. Şurda bağırıp burda kahkaha atmış olarak kalacaktır birilerinin hayalinde. Yürüdükleri yolları temiz bırakmışlardır. 

Peki ya diğerleri, 

Diğerleri zaten kimilerinin gözünde hep hiçkimse olarak kalmıştır. 

Peki perdenin bu tarafında kalanlar; Onlar yaşarlar, sever, sevilir, belki de nefretidir bazılarının. Herkesin çevresinde böyleleri vardır. Bazen en yakınımızdakiler aniden hiçkimsemiz olabilmektedir. Tanıyamamışım gizeminin arkasına sığınırız.  Ve tanımadığımız birkimse bir gün en kimsesizimiz olabilmektedir. İkisinin arasında ki tek fark beklentilerdir. Bekleneni doğru yerde beklersek beklenti yükselir.  Beklentinin de beklenenden geldiğine inanırsak beklemek belki de en güzel sevgi olacaktır.  İster beşerden ister Yaradandan olsun.

Sarılmaktır hayata, hayatı verenden beklemek. Aşktır sevmek için hertürlü fedakarlıkta bulunarak ömrü feda edenlere. Ömür dediğimiz de hep feda ederek bir yere kavuşmak değilmidir?. Bu dünyaya
kavuşmak için beriki hayatı feda etmedik mi zaten. Öteye gitmek için de bu dünyayı feda etmeyecekmiyiz!. Ötelere gidenler, bütün sahipliklerini beride bırakanlar değil de kimlerdir.! Acaba öteyi bile bile beride bir şeyler bırakmaya çalışanlar ne zaman uyanacaklardır. Yollarını ne zaman süpüreceklerdir!. Belki de burayı sevmek için çok da öteye beriye bakmamak gerekir ne dersin.! Çünkü burdan lezzet almak için öteki ve berikiye çok da kıymet vermemekten geçiyor. Evet öteye değer verenler de buraya çok kıymet vermezler. Yarınlardan ve ötelerden korktuğumuz için hep ehemmiyeti buraya veririz. Öteden korkarız. Korktuğumuz için Öteyi hep öteleriz. Öteledikçe de ötekileştiririz. Ötekileştirdiklerimiz ile de yaşamak çok ağır gelir. Onları bir yerlerde bırakırız. Zaten çoğumuz bıraktıklarımız ile nefes almaktayız. Bıraktıklarımız çoğunlukla korkularımız olmaktadır. Korkular çoğunlukla kimselere söylenmez. Kimselere söylenmeyen korkular gelecek korkulara fısıldamasından korktuğumuz için içimize atıyoruz. Attığımız her adım korkulur hale gelecektir. Gelin korkulara adım atalım. Üstüne basa basa toprakla katılaştıralım.  Katılalım öteye ve beriye. Nefesler verelim beriden gelenlere. Maddeyi ön plana atmayalım. Korkutmayalım gelecek nesilleri. Onlar bizim yaşadığımız korkuları yaşamasınlar diye hep çaba gösterelim. Onlara tepenin ardını gösterelim. Derin vadilerde ürkek kalmasınlar. Onları sağırlaştırmayalım.


Gelin ey dostlar gittiğimiz bütün yollar tek bir yolun sonunda bitiyorsa bırakın bu kavgayı, bitirin bu ürkekliği.

GÜÇ

İnsanlık ölüyordu diriler ölmeden. Ölüler dile gelmişti nasihat için ama nafileydi bütün çabalar. İnsanlar insanlıktan çıkıyordu insanlığı unuturcasına. Birileri insanlıktan bahsetse de en çok da ölüler sahiplenmişti insanlığı. Gücünü göstermekteydi güçlü. Güçlü güçsüzün gücünü emerek güçlenmekteydi. Herkes, herkesin gözünde sıradan bir kimse olmaktaydı her geçen gün. Yalnızlık baş göstermekteydi koca koca binalardaki lüks hayatlarda. kimse tanımak istemiyordu yaşam alanında ama herkes tanınmak istiyordu herkesçe. Özgür olmak istiyordu herkes başkasının nefesini keserek.