6 Ocak 2016 Çarşamba

Onlar

Zaman ne de çabuk geçiyor
Saat çoktan üçü buldu
Söndürün lambaları
Biri uykuya mahkum olmak istiyor
Diğeri geleceği istiyor
Onlar yaşamayı böyle seviyor

Onlar İstikbali çaldılar
Acımadan dövdüler
Diri diri gömdüler
Seve seve böldüler
Kalanı için sövdüler
Kimseye söylemediler
Onlar kalpleri ölüler

Onlar hakkı unuttular
Hayatı hep böyle sandılar
Ölümü oyun bildiler
Mahşere tez geldiler
Onlar kalpleri ölüler



4 Ocak 2016 Pazartesi

Kalk ayaga

Balığı suya mahkum eyleyen Hüda
Bu gönlümün seraskerlerini hizaya alan nida
Çekilmiş kılıçları bileyen sima
Savaşın emrini veren Sina
Duaya sığınan nisa
Maznumları koruyan hira
İçin ayağa kalk ey mutlak Musa

Köşeye sığınmış çocuklar
Geleceği satılmış masumlar
Dayağa mahkum nisalar
Zalime dur demeyen varlıklar
Bugünü bayram eden zalimler
Yarına kalmayan zulümler
İçin sen ayağa kalk ey mutlak Musa

Komutan -1


Ayağa kalkacak kadar doğruldu. Yaşlandığını kabullenmişti artık. Nerde kaldı küheylan sırtında diyar diyar dolaştığı zamanlar. Hayıflanıyordu geçmişine. Bir savaş komutanıydı. Adını söylemeye çekinen yıllara hasret kalıyordu. Komutanım dedikleri sese hasretti. Tesellisi, attığı kurşunların düşmana isabet etmesiydi. Düşüncelere dalarken bir yandan da sabah kahvaltısı için hazırlık yapayım dedi. Çayı koymuştu. Fokur fokur kaynama sesini işitmek istiyordu ama kulakları da ağırlaşmıştı nicedir. Biraz peynir biraz zeytin azıcık ekmek ile idare etmeyi biliyordu. Savaşmaktan bir aile kursa da babalık yapamamıştı evlatlarına tam olarak. Ayrı düşmüşlerdi birbirlerinden. Biricik dediği kızına dahi yabancıydı artık. Üzülüyordu sürekli. Osman komutan Osman komutan sesini çok uzaklardan duyuyordu. Anlayamadı kapının çaldığını. Sonra bir anda baharın kokusunu hissetmek için açtığı pencereden taş düştü sofranın ortasına. Aşağı bakmak için yine doğruldu. Çavuş ali inmesi için işaret ediyordu. Hızlıca sofrayı terk etti çayı kapattı ve ağır ağır merdivenlerden aşağı indi. Hayırdır Çavuş ali ne bu telaş demeye başlamadan kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı Çavuş. Haberler kötü komutan düşman İzmir’e girmiş. Masumları öldürüyor camileri yakıyor şehri zabtetmis. Ben ne yapabilirim Çavuş. En fazla tek mermi atabilirim dedi. Daha tek mermi atamadan bir mermi kalbine saplanmıştı komutanın. Ne olduğunu anlamayan Çavuş etrafına bakındı. Hayretler içerisindeydi. Komutan bir çınar gibi yere düşmüştü. Sonra bir gölge belirdi üzerinde. Bir sese gözlerini açtı ve ağır kulaklarıyla dikkat kesildi. Önce içimizdeki düşmanlara tek mermi atacaksın komutan diyordu Çavuş ali. O da yığılmıştı komutanın yanına. Evet, komutanım savaştaki gibi yine yan yanayız yine beraber gidiyoruz buralardan. Mermiyi atan bir haindi. Ama hangi haindi komutan.
 *-***
 Hainin peşine düşelim. Kimmiş bu hain. Bekleyin o zaman..

Kuyu


Yüksek dağların enginliğinde kanat çırpan kartalın sevincini hangi birimiz yasayabiliriz. Arkasına sığındığımız bir kaç kelimeyi hangi tepelerden aşağı savurduk acaba. Yâda nerelerde unuttuk da ardı sıra Fatihalar gönderiyoruz. Hangi turnanın yoluna har serdikde dönüşler olmuyor. Hangi gururun arkasına saklandıkda şöbeleyemiyoruz birbirimizi. Bugün bir çukur kazdım içerisine küçücük anları koydum. Üzerine hafif toprak serptim ama kapağını sıkı kapattım. Artık bu kuyudan ayağa kalkan olmaz. Belki asırlar sonrası kimi antik diye sergiye koyar. Belki arkasından Fatihalar dahi göndermeyeceğiz. Hatırlamamak için. Hatırlamaya değer bir hatıra dahi bırakmadık ellerimizde.
En güzelide rüyana dahi kıymet bulmadığının izlerini yok etmektir. Kendini kaybetmişler ile resim dahi çizemezsin. Ne mutluluğun nede hüznün resmini çizebilirsin. İçeride depremler olmuşsa bir kez durduramazsın  yıkıntıların oluşmasını. Sana kalan bitek enkazın yerine  fidanlar dikmek olacaktır. Yeryüzü nice vazgeçilmezler ile dolup taşmakta. Göğün gürültüsü yükselmekte ve bulutların hüznü artmakta. Yerin öfkesi kabarmakta. Denizler kabul etmemekte öfkenin eserini. Toprak dolup taşmak üzere.
Herkes hâkim tepelere koşmakta. İşte şurda Nuh’un gemisi el uzatıyor. Gururun engel oluyorsa koşmalarına, sürünmeyi deneyeceksin.

Bugünün Yarını

Bugünü yaşayamadan geleceği sahiplenmemiz ne kadar mantıklıdır acaba. Bugün sahip olduklarımız bizi gelecekte ne kadar sahiplenecekler dersiniz. Bugüne razı olanlar geleceğe de razı olacaklarmı dersiniz. Bugün kollarımızın altında saklananlar günü gelirde ayağımız ilk kez kaydığında ne  kadar bizi kollarında koruyacaktır acaba. Sahip olduklarımız bizi daha fazlasına çekiyorsa durup düşünmek gerekmezmi dersiniz.
Daha akşamını hesaplayamadığımız sabahın, geleceğini hesap etmemiz ne kadarda akıllıcadır acaba!. Verenin belli olduğu, alanın belli olmadığı bir hayatta aldığımı vermem deme lüksünü yaşamak ahmakların davranışı değilmidir sizce. Geleceği verenin belli olduğu bir hayatta, geleceğe muhtaç birinden geleceği beklemek akıllıcamıdır sizce.

Ama bu plansız yaşamak anlamına gelmez. Yağmur duasına çıkan köylülerden sadece birinin şemsiye alması duaya olan inancındandır. Bizde geleceğe inanmalıyız ama kesin kelimelerle süslememeliyiz. Bugüne inanıpta yarının da böyle gideceğine güvenmemeliyiz. Sevdiğimiz kişinin yüreğine inanmalıyız. Yüreğine inandığımız zaman o bize kalkan olur dünyaya karşı.

Modern kelimesi lügatımıza girdikçe çamura hapsedildiğimizin farkında değiliz sanki. Hatta o kadar kapılıyoruz ki akıntılara, nefes almakta zorlanıyoruz. Maceralar peşinde koşmak bize heyecan veriyor belkide. Fark edemez oldu insanlık, insanlığın daha fazlasını istedikçe ölüme sürüklendiğini.

İnsanlığına güvenmeyenler servetine güvendiler. Ayıbını bilmeyenler cebine güvendiler. Kalbine güvenmeyenler elindekilerine güvendiler. Kendilerine güvenmeyenler güzelliğine güvendiler. Ve bütün bu değerleri anlayamadan bir tanım yaptılar. Çevirdiler kıbleye yönünü ve kulağına birşeyler fısıldadılar. Zamanla bu fısıltı büyüdü ve engin denizlere sığmaz oldu. Attığı her adım yeryüzünde daha havalısını tarif edemez hale geldi insanlığın ayak izleriyle birlikte.

Sanki bir ses gürleyerek sesimizi bastırıyor. Çığlıklara sığınmış sesleri denizlerdeki taşların altına hapsetmek istiyor kimileri. Haykırışları suda boğmaya çalışanlar çıkıyor arada. Her gün uyandığımız sabahın bize ne getireceğini hesaplayamadan yarının güzel hayallerinde yaşıyoruz. Daha varlıklısını daha güzelini aramaya çalıştığımız her varlığın günü gelince varlıklarımız elimizden kaybolduğunda varlığımızı yine de kabul edermi dersiniz.

Yüzümüzdeki güzelliğimiz var olduğu sürece attığımız her adımın bizi birilerince var saydığına güveniriz. Ne de olsa var'ız.

Sarp dağlarda birikmiş karların çığa dönüşmesine en ürkek bir sesin dahi sebep olabileceğini hepimiz biliriz. Sabah güneşin kızıllığına hayran hayran baktığımız yerde yarında bakacağımızın garantisi varmıdır elimizde. Sabah en güzel hayalleri kurarken bir çivinin hayatımızı altına üstüne çevireceğini hesap edemez olduk. Siz siz olun açtığınız kucakta bir tek yüreğiniz olsun. Servetiniz kişiliğiniz olsun. Çünkü yüreği olmayanların çırptığı kanatların varlığı, çırptığı müddet yaşayacaktır. Ne kadar güzelde olsa biri çıkar kar beyazı güvercinin altın rengi kanatlarını yolar.

Değerlerini ve doğrularını yaşamak en güzelidir bu hayatta. Ama en kötüsüde doğruları yanlış yaşadığını bilmemekte gizlidir. Bunun ızdırabı olmaz. Yaşamaya hasret kaldığımız anıları ihtimallere hapsederiz. Yaşayamadıklarımızı verilen şans oyunlarına yığarız. Oysa şans oyunları kimseyi mutlu etmemiştir. Yine de pişmanlık duyarız oyun bitince. Ama yinede oynamak isteriz gelecekte.


Siz geleceğe mahkum olmayın çocuklar. Bugünü çok iyi yaşayın. Geleceğe tutsak olarak bugünlerinizi zindan eylemeyin çocuklar. Gelecek elbette sizin olacaktır. Geleceği sevin ama sahiplenmeyin. Geleceği sahibine bırakın. Çünkü ne kadar istemesenizde "gelecek" elbet bir gün gelecek. Geleceği birilerinden istemeyin çocuklar, geleceği Yaradandan isteyin. Çünkü birileri size geleceği vermez çocuklar, birileri ancak sizin geleceğinizi çalar..