Zaman, insanlığın düşmanı
oldu zamanla. Zaman, her şeyi yavaşça atıverdi. Yavaşça normalleştirdi.
İnsanları belli normlarda
yaşatmaya mecbur kıldı. Kendi halinde yaşa ve kendince yaşa diye öğretti
bize.
Ama farkında olmadan yaşadık bunları. Yavaş yavaş bizi benliğe
dönüştürdü.
Yavan bir hayatı sevmeye başladık yavaşça. Ne de olsa yavaşlatmaya
çalışıyorduk
zamanı olmayacak zamanlarda. Kendimizce ben dedik her şeyden önce.
Önceleri birlik halinde yaşarken şimdilerde bir bir dökülmeye başladık.
Yavaşça
dilimize yeni kelimelerle haklılık payı ekledik. Pay biçtik birbirimize.
Dünya’daki düzene dâhil olmak istedik ama daha da düzensiz halde
yaşamaya
başladık. Yalnızlığı kapitalizm ile süslemeye çalıştık. Örttük eskiye
dair bütün kelimeleri bir daha uyanmasın diye. Ayak direyen bütün
kelimelerin üzerine bastık zamanla. Herşeyi yavaşça kaybettik.
Kazandıklarımızı kaybettiklerimizin yerine koydukça kendimizi modern
dünyaya ait kılar olduk.
Gün oldu hayatın dibinde yaşadık, gün
oldu nirvanalarda yaşamaya heves eyledik. Yaptığımız bütün eylemler aynı
kapının eşiğinde biteceğini bile bile yaşamaya heveslendik.
Gençliğimizde bu
özlem ile yaşarken zamana yaydık bu hevesi. Zamanla kursağımızda
kalmıştı bu
hevesimiz. Dünya’ya ayak uydurmaya çalıştıkça evlatlarımıza zaman
ayıramamıştık. Onları geçmişte bırakarak hep bugüne odaklandık. Onları
geçmişte daha çok seveceğimiz aklımızın ucuna dahi gelmezdi. Çünkü
onları geride bıraktık. Hep evlatlarımızı kurtarmak için savaştık ama
onlar çoktan savaşın ortasında farklı saflara geçmişlerdi bile. Hep
onları düşünerek çok çalıştık ama çalıştıkça onlara olan mesafelerimizde
çoktan artmıştı. Bunu dahi farkedemeyecek kadar uzaktık onlara. Sonra
aniden durup baktık geriye ama onlar ile aramıza aşılamayacak nehirler
oluşmuştu. Geriye döndükçe sığ sularda boğulacaktık. İyisi mi onları
orada bıraktık ve pişmanlığın bataklığında çırpınıp durmaktı tek çare.
İşte bunların hepsi yavaşça oldu. Ne olacak bir seferden dediğimiz
an'larda gerçekleşti. Yavaşça prangalar taktık ayaklarımıza. Farkına
vardığımız zaman çoktan farklılaştığımızı farkedecektik.
Fark girmişti başlangıç ile sonuç kısmına. Gecenin karanlığında ne tutunacak
bir ışığımız ne de rehberimiz kalmıştı. Yavaşça hepsinden kopuşumuzun
izdihamını yaşayacaktık artık. Arta kalanlar ile yetinmeye çalıştıkça, zamanı
suçlayacak zamanımızın bolluğu ile yaşayamaya mecbur kalacaktık. Artık
yaşadıkça nasıl da hayatı yaşayamadan yaşlandığımızın hüznüne âşık olacaktık.
Bir insan hüzne aşık olabilir mi!. Evet birliğe karşı olanlar, sevgiyi ancak
yalnızlığa mahkum ederek göstermeye başlayacaktır. Başladığı yere dönmeye
çalıştıkça hayatın nasıl da kendisinden bir bir çaldığını görme fırsatını
yakalayacağız. Kahve ile dostlukları 40 yıla bölerken, zaman yavaşça 40’ı
çıkmadan unutturdu bize dostlukları. Artık muhabbet sıradanlaştı zamanla.
Kimselere alışamaz olduk yavaşça. Yavaşça var olmaya çalıştık ama hızlıca
yokluğa mahkûm olmaya başladık. Alışılmadık her şeye alışır olduk anlayamadan.
Alışkanlıklara mahkûmiyet kazandırdık aldıklarımızla. Evet, yavaş yavaş kan
kaybettik. Kaybettiğimizi dahi anlayamadık. Kimselere itiraf edemediklerimizi yavaşça
atıverdik dilimizin ucundan. Bunu yavaşça yaptık. Her şeyimizi yaydık
zamana. Kafamızdaki bütün düşünceleri yavaşça uyguladık. Uyuduk uzun bir
uykuya ama zamanla uyduk ilklere. Bir bayrama özlem duyduk. Özledikçe de öldürdüğümüz
düşünceleri yaşatmaya özlem duyduk. Ya bitireceğiz bayramı kafamızda ya da bayılarak
bekleyeceğiz bayramları. Baygın baygın baktıklarımıza hasret duyacağımız günlere
özlem duyacağız. Düzene ayak diredikçe bayrama olan özlem sona erecektir.
Yavaş yavaş kaybettiklerimizi hızlıca toplamaya çalışmalıyız. Geleceğe
dair ümitleri hızlıca uçurmalıyız ki birileri burdan yavaştan yavaştan
geçmişi anlatıversin gelecek olanlara...
31 Aralık 2015 Perşembe
Yaprağın hüznü...
Yaprak ağaçtan sıkılmıştı da sonbahar bahanesi olmuştu. Sonbaharın hüznü
baharın sonundan değil herşeyin birbirinden sıkılmasından
kaynaklanmaktadır. Ve aynıyla herşeyin birbirine olan özlemindendir.
Yaprak ağaçtan usanır, toprağa susar. Su buluttan sıkılır da sığınıverir
toprağın bağrına. Sonra topraktan sıkılır, göğün üstüne özlem duyar.
Yaprak da bütün bu olanları gözlemleyerek haklılık payı üstlenmeye
çalıştı. Onca zaman kaldığı gönülden ayrılık vaktinin geldiğini anlar.
Artık bahaneler sığmıyordur birlikteliğe. İkisinden biri fazla
gelmektedir aynı vucüda. Farklılıklara göz kırpılmamıştır yeterince.
Gönül kıvamını yakalayamamış olanlar kırılıvermiştir en ufak bir
sarsıntıda. Rüzgarın vehametine kapılmıştır bir kere. Durağanlığını
sevememiştir bir türlü ağacın. Köklerine sahip çıkmak belkide en zoruydu
onun için. Öyleyse en zorundan başlamalıydı ilk önce. Bedelini, bedelli
olarak ödeme yolunu çoktan seçmişti. Aykırılıklara siper etmiyordu
kendisini artık. Etmiyordu, çünkü etkilenmek istemiyordu artık eskiler
de olduğu gibi. Çünkü olduğu gibi olmak istemiyordu. Olmak istediği gibi
olmak istiyordu.
Bahaneleri, arkasına sığınak yapmıştır yaprak. Sığınaklarda yığınak
yapmıştır bütün delilleri. Deli gibi prangalar vurmuştur bir kere
aklının alamadıklarına. Oysa aldıklarından da kurtulmak istemiştir son
kere. Normalleşemeyen hasbihaller hasbiliğini yitirmiştir. Kelimeler
cümle kurmakta yeterince nefes alamamıştır. Kelimelerin anlamsızlıkları
ilintilenememiştir bir sonrakiyle bir türlü. Belki bir zamanlar
sahralardaki vahalara aldansa da gerçekler zamanla un ufak olmuştur.
Elenmiştir değerler zamanla. Ait oldukları birşeyler bırakmamışlardır
birbirlerinde. Belki de en çok birbirlerine aldanmışlardı.
Değerleri bir bir sarsılmıştır,
sarsıntılara karşı. Yaprak zamanla aynı gönülde
değerini yitirdiğini anlamıştır. Anladıkçada kahrolmuştur. Hayata
küsmüştür. Hergün aynı kökten beslenmek acı vermekteydi kendisine.
Hergün aynı havayı solumak zor gelmişti kendisine. Hergün aynı çatı
altında yaşamak için hiç bir bahanesi kalmamıştı. Yeni maceraya atılma
zamanının geldiğini fısıldadı kendisine. Ataletten kurtulmanın tek yolu
savrulmaktı boşluğa. Ellerinden tutan ilk kişiye elini teslim etmekti
onun için kurtuluşun yolu. Rüzgara teslim oldu ilkin. Savrulmak istedi
dertlerinden. Savruldukça tane tane dökülüverdi dimağından bütün
dertleri. Derdine ortak bulduğunun heyecanı ile heyelanlar oluşturdu
beklentileri. Bugüne kadar beklediğine üzüldü. Sanki hasret sona
ermişti. Ama nafileydi ümitleri. Rüzgarın sahipsizliğinden dolayı
sahipsiz kalmıştı. Çok sonralar farkına varacaktı savurganlığını.
Gönlünü heba ettiğine üzülecekti ağaçtan sonra. Çünkü ağaç herşeyiyle
sahiplenmişti kendisini. Çarpmıyordu kendisini hunharca sağa sola. Hu
hulara karışacaktı rüzgarın sesi. Ses veren herkese sessiz kalmayı
tercih edecekti sonraları. Başka gönüllerde yer ararken ilke özlem
duyacağını farkedecekti. Farkında olunmasını istiyordu yeni diyarlarca.
Diyar diyar sahipsizliğini yaşayacaktı. Artık toprağın bağrına basılmak
istiyordu rüzgardan sonra. İlki kadar kimse kollarını açmayacaktı
kendisine. Karartılara teslim olacaktı artık. Pişmanlığı hergeçen gün
şiddetli ağrılara sebep olacaktı.
Yorgunluğu artık ay gibi yüzüne yansımıştı. Pişmanlığını düşündü.
Keşkeleri bir bir kapısında birikmeye başlamıştı. Kavuşmak dedi
kendisine belki bir gün. Ve ayrıldı ayrılması gereken yerlerden.
Oysa ağaç da pişmanlığını yaşıyordu bu süre zarfında. Ellerini sımsıkı
sarmışken neydi şimdi bu ayrılık acısı. Kendisinde kabahati buluyordu
ilkin. Sonra anlayış gösterdi gitmesi gerekenlere karşı. Anlamaya
çalıştı bu gidişi. Sevdiceğinin kopardığı kalpten kan kaybı yaşıyordu
hergün. Şuurunu kaybetmeye başladı zamanla. Artık kış gelmişti ve uzunca
bir uykusu geldiğini hissetti. Yeni başlangıçlara dedi kendi kendine.
Gidenle gidilmediğini hissediyordu. Bir gün sıranın kendisine geleceğini
bile bile gözlerini yumdu.
Milat
Yenilerde kaldı geçmişim diyerek söyleniyordu bay Dora. Eski dahi
eskimemişti. Eski eskimediği gibi geçmiş te, geçmekle geçmemişti tam
olarak. Zaman ilerledikçe geride bir şeyler bırakıyordu. Her geçen gün
ait olduğu yeri arıyordu. Aidiyet duyguları oturmamıştı henüz. Ait
olduğu tek şey kendi bütünlüğüydü. Bütünlüğünü korumak için hareketli
olmak zorundaydı. Yeryüzüne dahi henüz Yer alışamamıştı. Tabiri caizse
yerli yerince herşey yersizdi. Henüz yerli malı yoktu kimsenin. Korku
hükümdardı yerli topraklarda. Yerli yersiz yaşayanlar hep bir mücadele
içerisindeydi. Kötülük ile iyilik hüküm sürüyordu iki ile dört arasında.
Eniyisi, kendine iyilik etmekti. Bütün diller lal olmuştu birbirlerine
karşı. Henüz dil dillenmemişti yeryüzünde. Tek dil dilegelmişti bütün
dünyada.
Derken bir esinti geldi geldiği yerden. Kırılsa bir dal ait olduğu
yerden seriverirdi tozlarını etrafa. Topu topu kaç kişiydiler ki.
Milattan önce bilmem kaç asır önceydi. Geçmişin tozunu alalım hep
beraber. Beraberce gezelim ilklerde.
Sahipsiz yıllar hüküm sürmekteydi sahipsiz diyarlarda. Hükümlü yok.
Vekil yok. Herkesin, geçmişiyle hükümsüz olduğu yıllarda yaşayalım.
Kimse kimseye hükmetmediği zamanlarda yaşayalım haydi. Birkaç kişi
yırtıcı hayvanlardan kaçarak saklanmaktaydı dünyaya kapalı bir mekanda.
Mekanı mesken tutmuşlardı. En azından bir kaç gün doyasıya
yaşayabilirlerdi. Daha tam olarak tanımlayamadıklarını tanımsız
bırakmaktaydılar. Nesiller boyu sadece seslerle ifade edeceklerdi
canlıları. Canlılardan kaçarak cansızlara nasıl sığınacaklarını
anlatacaklardı. Kendilerini en sıcak ve en güvenli hissettikleri mekanı,
bir ateş kümesinin etrafı bilmişlerdi. Birbirlerine güven tamdı. Kimse
kimseyi tanımıyordu.
Bir gün daha fazla hayat bulmak için tanınmayanlara sırt vereceklerdi.
Bir olmak için bir olmaları gerekiyordu. Dışarıda açlar çoktu. Evsiz
yurtsuz diyarlardı. Göklere ulaşmak istemedikleri uzun yıllar
yaşamaktaydılar. Gençlik asırlarca yaşanıyordu. Bay Dora'da 600 yıl genç
kalmıştı. Yok etmek insan dışındak canlılar için geçerliydi. Ama bu
karşılıklıydı bazen. Sıra pek değişmese de sabit de kalmıyordu.
İnsanlarda insan dışındaki canlıları yok etmekteydi. Zaman ve mekan
sabit oldukça tehlikeli düşünceler boy ölçüşmeye başlamıştı. Tehlikenin
boyutu kişi sayısı ile doğru orantılı olarak artmaktaydı. Sevgi
muhtaçlık hale gelmişti gün geçtükçe. Muhtaçlıkta muhabbete lezzet
katmıyordu. Artış, fikirlerin kabulsüzlüğüne yol açmaktaydı. Yollar bir
bir ayrı düşmekteydi aralarında. Yolların başlangıcı doğru olsa da
bitişi yanlış bitiyordu genellikle. Yolda bulunanlar eskimekteydi
zamanla. Zaman tüketmekteydi insanlığı.
İnsan sayısı attıkça çeşitlilikte ortaya çıkmaktaydı. Çeşit çeşit
fikirler ses vermekteydi sessizce. Katlanmak zorlamaya başlamıştı
zorluklara karşı. Katlanılmayacak kişiler kişiliksiz kalıyordu bay
Dora'ya göre. Önce yanı başındaki ağacı kesmekle başladılar işe. İlk
olarak etraflarını temizlemeye başladılar. İlkler yaşanıyordu ilk
olarak. Köşedeki pınarın akışına yön vermeye başladılar. Geleceğe doğru
zaman hızlı aktıkça pınarlar kurumaktaydı. Su çatlağını bulamamıştı tam
olarak.
Artık küçük yaşama fikri daha cazip gelmekteydi. Herkes birbirinden
kaçmaya çalışıyordu. Tanınmak azığını paylaşmak demekti. Ekmeğin, emeğe
kardeş olduğu yıllardı. Modern kelimesi lügata yerleşmemişti henüz.
Mesela, Modern zamanların isimlerini duyamayacaktı asırlarca yaşayan bay
Dora. Gelecek günlerin güzellik getireceği kanısına kapılanlar
anlayamacaklardı ömre bedel yıllarda.
Bay Dora, asırlarca sonra yaşlanmaktaydı. Azlık, çokluğa yenik düşmeye başlamıştı. Herkes kendi ölçütüne göre yaşamaya başlamıştı. Öyle eskisi gibi tek dil ile anlaşılmıyordu. İlk olarak anlaşılmamak için yeni diller türetilmeye başlanmıştı. Bir an herkes anlaşılmaz olmaya başlamıştı birbirine karşı. Bay Dora'nın hayretli bakışı yüzüne yansımıştı. En kötüsü de anlaşılıyorken anlaşılmaz hale gelmekti. Daha önce sessizlik hakim sürerken, şimdi ses hüküm vermekteydi mekana. Tuhaf sesler kulakları tırmalıyordu artık.
Diller çoğaldıkça topluluklarda artmaktaydı. Artık eskisi gibi bağlayıcı sebepleri yoktu birbirlerine karşı. Kişisel ihtiraslar bir anda toplumsal kargaşaya dönüşebilmekteydi. İlkin münakaşa edilirdi aralarında, zaman yıllandıkça ikişer üçer kavgalara dönüşmeye başlamıştı. Yine geleceğe esir düşen zaman hızlandıkça savaşlar başladı. Küçük küçük savaşlar. Daha önce hayvanları öldüren aletler ile insan öldürüyorlardı. İlk defa evrensel kurallar deliniyordu. Bu ilkler, daha nice ilklere ilk olmuştu aniden.
"Öyle eskisi gibi ihtiyacen değildi hayvan boğazlamak, şimdi adına eğlence dedikleri keyf ile talan ediyorlardı varlıkları" diye düşündü Bay Dora sessizce. Sessizliğe hüküm vermeye karar verdi aniden. Asırlarca savaşlar sürmeye başladı. Savaşların devamlılığı için yeniler gelmekteydi hızlıca. Fikirler artık yok etmek üzerine oluşmaya başlamıştı. Artık tek düşman, insan olmuştu insanlar arasında. Derken daha fazla varlığı yok etmek için çabaladılar. Ve hızlı bir şekilde de yokluğa mahkum ettiler gelecek nesilleri.
Bay Dora, düşündü kendince neler bıraktık geleceğe diye. Geleceği, yokluğa mahkum ederek nasıl gidebiliriz dedi kendine. Yeşilleri toprak rengine bürümüşlerdi. Artık korku salmaya başlamışlardı farklı diller kendilerince. Kısmen başarılı da olmuşlardı. Onlarca tek dil diğer dilleri kesmek için çırpınıyorlardı. Geleceğe parçalanmış diller bırakacaklardı. Hemde anlaşılmaz diller. Bay Dora'da anlaşılmadığını zaten anlıyordu. Bizi nasıl hatırlarlar diye kara odunu eline aldı ve düşünce dünyasındakilerini iç mekana karalamaya başladı.
Önce on çubuk adam çizdi çıkıntılı mağara duvarına. Yanına dinoları ve kuşları çizdi. Yukarıya hilali ve güneşi çizdi. Bitişiğine de karanlık gecelerde yol gösteren yıldızları çizdi. Sonra yukarıdan aşağı çağıldayan yüksekçe bir şelale çizdi. Etrafına da büyük bir dünya çizdi. Kendileri hariç her tarafı ağaca bürümüştü. Yandaki sahneye bu defa ağacı, dinoyu ve çiçeği eksik çizdi. Yok etmişlerdi yeni gelenler. Bunu ifade etmeye çalıştı. Ve anlaşılmıştı da gelecek nesiller tarafından. Acaba yaşandıklarını kimse bilecekmiydi gelecekler tarafından. Ve derken zamana yenik düştü bay Dora. Merak etmiyor da değildi geleceği.
Onu da biz anlatalım bay Dora'ya. Milattan öncesi antik olacaktı ahirdekiler için. Ahir hep daha hüzünlüdür başlangıçlara göre. Başlamamış yıllar göreceklerdi Millattan sonrasındakiler. Öncesi yaşanmamış varsayılacak kimine göre. Uzun yıllar yaşamış varsayılan yıllar, yaşanmamış olarak görülecekti sıfırdan sonrakilere göre. Sıfırı doğum kabul edeceklerdi sonrakiler. Öncesini hep sonraya atıyorlar şimdi. Antik diyorlar şimdi. Anıları anlatmıyor kimse. Evet siz Herşeyi yok ettiniz. Bir şeyler bırakmadınız geleceğe. Mesela dinolar yok artık. Dindi bütün canlılar cansızlaşarak. Yokluğa alıştırdılar bizi mesela. Meseleleri mesele haline getirmeyi öğrendik mesela. Kavgaları yüzyıllara yaydık mesela. Ömürler kısaldı yokluğu gördükçe. Sıfırdan öncesini sevemedik bi türlü. Mesela biz sıfırı başlangıç kabul eyledik. Önceki yılları azaltarak tükettik, sonrasını ise arttırarak tükettik. Tükettikçe daha çok tükettik mesela. Sizlerin bebek kaldığı yıllarda bizler yaşlanmıştık artık. Ömür dediğin süreye sizler yeni adım atarken bizler çoktan ölmüştük. Ve bunun için sizi suçlayacak zaman dahi bulamamıştık. Oysa ilk kavgayı siz başlattınız. Asırlarca yeni diller oluşturarak birbirimize yabancı düştük. Her düştüğümüzde düş kırıklığı yaşadık. Hayallerimizi ilk sizin için satmıştık ama farkında değildik. Sizler ağaçları bir bir yok ederek bizlerin hayatlarını kısalttınız mesela. Canlıları yok ederek bizleri hep aynı lezzetlere mahkum eylediniz. Tutsak kaldık tutkulara. Ona rağmen tutunamadık yeryüzünde. Göğü en güvenli yer bildik kendimizce. Yerlerde duramaz olduk benliğimizce. İnsanlardan kaçtık aşağılarda. Yükselmek hep yükselmek istedik. Mesela siz defalarca aynı tohumu kullanırken biz tek sefer kullanabiliyoruz. Tekliklere sığındı besinlerimiz. Beslenemedik doyasıya. Az ye dedik evlatlarımıza. Bunlar zararlı dedik mesela ama yemek de zorundasın dedik.
Derken Hayallerimizi tükettik zamanla. Adımlarımızı sınırladık. Gücümüzü hep yok etme üzerine harcadık, var olmak için. Bunlar yokluğa alışmışlardı. Yokluk ile varlık yarış içerisindeydi hep. Mesela şimdi, galibiyetler yeni mağlubiyetlere kapı aralamakta.
Bunun yanı sıra iyileştirmek isteyenlerde var. Herşeye güzel bakanlar. Güzele değer verenler. Değeri değersizleştirmeyenler var mesela. Kötüler kötülüğü tanımlayamayacak hale geldi mesela. Sadece iyiler iyileştirmeye çalışıyorlar. Zıtlıklar da yaşayabiliyordu mesela insanlık. Bugün iyiler sayesinde nefes alabilmekteyiz bay Dora...
Bay Dora, asırlarca sonra yaşlanmaktaydı. Azlık, çokluğa yenik düşmeye başlamıştı. Herkes kendi ölçütüne göre yaşamaya başlamıştı. Öyle eskisi gibi tek dil ile anlaşılmıyordu. İlk olarak anlaşılmamak için yeni diller türetilmeye başlanmıştı. Bir an herkes anlaşılmaz olmaya başlamıştı birbirine karşı. Bay Dora'nın hayretli bakışı yüzüne yansımıştı. En kötüsü de anlaşılıyorken anlaşılmaz hale gelmekti. Daha önce sessizlik hakim sürerken, şimdi ses hüküm vermekteydi mekana. Tuhaf sesler kulakları tırmalıyordu artık.
Diller çoğaldıkça topluluklarda artmaktaydı. Artık eskisi gibi bağlayıcı sebepleri yoktu birbirlerine karşı. Kişisel ihtiraslar bir anda toplumsal kargaşaya dönüşebilmekteydi. İlkin münakaşa edilirdi aralarında, zaman yıllandıkça ikişer üçer kavgalara dönüşmeye başlamıştı. Yine geleceğe esir düşen zaman hızlandıkça savaşlar başladı. Küçük küçük savaşlar. Daha önce hayvanları öldüren aletler ile insan öldürüyorlardı. İlk defa evrensel kurallar deliniyordu. Bu ilkler, daha nice ilklere ilk olmuştu aniden.
"Öyle eskisi gibi ihtiyacen değildi hayvan boğazlamak, şimdi adına eğlence dedikleri keyf ile talan ediyorlardı varlıkları" diye düşündü Bay Dora sessizce. Sessizliğe hüküm vermeye karar verdi aniden. Asırlarca savaşlar sürmeye başladı. Savaşların devamlılığı için yeniler gelmekteydi hızlıca. Fikirler artık yok etmek üzerine oluşmaya başlamıştı. Artık tek düşman, insan olmuştu insanlar arasında. Derken daha fazla varlığı yok etmek için çabaladılar. Ve hızlı bir şekilde de yokluğa mahkum ettiler gelecek nesilleri.
Bay Dora, düşündü kendince neler bıraktık geleceğe diye. Geleceği, yokluğa mahkum ederek nasıl gidebiliriz dedi kendine. Yeşilleri toprak rengine bürümüşlerdi. Artık korku salmaya başlamışlardı farklı diller kendilerince. Kısmen başarılı da olmuşlardı. Onlarca tek dil diğer dilleri kesmek için çırpınıyorlardı. Geleceğe parçalanmış diller bırakacaklardı. Hemde anlaşılmaz diller. Bay Dora'da anlaşılmadığını zaten anlıyordu. Bizi nasıl hatırlarlar diye kara odunu eline aldı ve düşünce dünyasındakilerini iç mekana karalamaya başladı.
Önce on çubuk adam çizdi çıkıntılı mağara duvarına. Yanına dinoları ve kuşları çizdi. Yukarıya hilali ve güneşi çizdi. Bitişiğine de karanlık gecelerde yol gösteren yıldızları çizdi. Sonra yukarıdan aşağı çağıldayan yüksekçe bir şelale çizdi. Etrafına da büyük bir dünya çizdi. Kendileri hariç her tarafı ağaca bürümüştü. Yandaki sahneye bu defa ağacı, dinoyu ve çiçeği eksik çizdi. Yok etmişlerdi yeni gelenler. Bunu ifade etmeye çalıştı. Ve anlaşılmıştı da gelecek nesiller tarafından. Acaba yaşandıklarını kimse bilecekmiydi gelecekler tarafından. Ve derken zamana yenik düştü bay Dora. Merak etmiyor da değildi geleceği.
Onu da biz anlatalım bay Dora'ya. Milattan öncesi antik olacaktı ahirdekiler için. Ahir hep daha hüzünlüdür başlangıçlara göre. Başlamamış yıllar göreceklerdi Millattan sonrasındakiler. Öncesi yaşanmamış varsayılacak kimine göre. Uzun yıllar yaşamış varsayılan yıllar, yaşanmamış olarak görülecekti sıfırdan sonrakilere göre. Sıfırı doğum kabul edeceklerdi sonrakiler. Öncesini hep sonraya atıyorlar şimdi. Antik diyorlar şimdi. Anıları anlatmıyor kimse. Evet siz Herşeyi yok ettiniz. Bir şeyler bırakmadınız geleceğe. Mesela dinolar yok artık. Dindi bütün canlılar cansızlaşarak. Yokluğa alıştırdılar bizi mesela. Meseleleri mesele haline getirmeyi öğrendik mesela. Kavgaları yüzyıllara yaydık mesela. Ömürler kısaldı yokluğu gördükçe. Sıfırdan öncesini sevemedik bi türlü. Mesela biz sıfırı başlangıç kabul eyledik. Önceki yılları azaltarak tükettik, sonrasını ise arttırarak tükettik. Tükettikçe daha çok tükettik mesela. Sizlerin bebek kaldığı yıllarda bizler yaşlanmıştık artık. Ömür dediğin süreye sizler yeni adım atarken bizler çoktan ölmüştük. Ve bunun için sizi suçlayacak zaman dahi bulamamıştık. Oysa ilk kavgayı siz başlattınız. Asırlarca yeni diller oluşturarak birbirimize yabancı düştük. Her düştüğümüzde düş kırıklığı yaşadık. Hayallerimizi ilk sizin için satmıştık ama farkında değildik. Sizler ağaçları bir bir yok ederek bizlerin hayatlarını kısalttınız mesela. Canlıları yok ederek bizleri hep aynı lezzetlere mahkum eylediniz. Tutsak kaldık tutkulara. Ona rağmen tutunamadık yeryüzünde. Göğü en güvenli yer bildik kendimizce. Yerlerde duramaz olduk benliğimizce. İnsanlardan kaçtık aşağılarda. Yükselmek hep yükselmek istedik. Mesela siz defalarca aynı tohumu kullanırken biz tek sefer kullanabiliyoruz. Tekliklere sığındı besinlerimiz. Beslenemedik doyasıya. Az ye dedik evlatlarımıza. Bunlar zararlı dedik mesela ama yemek de zorundasın dedik.
Derken Hayallerimizi tükettik zamanla. Adımlarımızı sınırladık. Gücümüzü hep yok etme üzerine harcadık, var olmak için. Bunlar yokluğa alışmışlardı. Yokluk ile varlık yarış içerisindeydi hep. Mesela şimdi, galibiyetler yeni mağlubiyetlere kapı aralamakta.
Bunun yanı sıra iyileştirmek isteyenlerde var. Herşeye güzel bakanlar. Güzele değer verenler. Değeri değersizleştirmeyenler var mesela. Kötüler kötülüğü tanımlayamayacak hale geldi mesela. Sadece iyiler iyileştirmeye çalışıyorlar. Zıtlıklar da yaşayabiliyordu mesela insanlık. Bugün iyiler sayesinde nefes alabilmekteyiz bay Dora...
Gökkuşağı..
Güneşin doğuşuna şahitlik etmekteydi kamer yıldızları. Engel
olmaktan çıkıyordu bir ay parçası. Parçalanmış yüreğiyle. Örtmekteydi
dünya'nın kirini, kirlenmişlerden. Herşey suspus olmuşken, bir daha can
veriliyordu cansız yatanlara. Bir gündoğdu göğsünü siper
etmekteydi, göğe doğru bakarak. Kamer, canın, canlarda canlanmamış
halini özleyecekti gün boyunca. Nihayet gün doğmuştu dünkü günün
sonunda. Güneş fedakarlığa yeni başlamıştı. Zaten hergeçen gün canından
bir can koparmaktaydı canlar aydınlansın diye. Hergün, güneşin doğuşuyla
ölmekteydi yıldızlar. Tutkun hale gelmişti ölüm ile yaşam. Zaten yaşam
zıtlıklarla yaşanmaktaydı dünya'da. Biri doğarken diğeri batıyordu
dünyalıklar için. Tıpkı gelenler ve gidenler gibi. Adeta arafta
yaşamaktaydı yaşayanlar. Bir ışık, uzaklar için kopmuştu anayurdu olan
güneşinden. Ana yerinden ayrılırken hüzün doluydu kalbi. Ayrılıkları
sevmiyordu ayrılırken. Ayrı düşmek acı vermekteydi sol yanına. Yolu çok
uzundu. Ama her ayrılığın bir vuslata çıkacağını bilmiyor da değildi.
ilkin ıraklardan seyretmekteydi dünyayı. Ne kadar da küçüktü büyükler.
Onlara doğru yaklaştıkça sevmekteydi ayrılıkları. Bir atayurda
gittiğinin farkındaydı. Yolları katederken adeta küçüklerin de
büyüklenebildiklerini görebilmekteydi. En çok da onlar zarar vermekteydi
yeryüzüne.
Yaklaşıyordu dünyaya bir sevda için. Sımsıcak kalbiyle ısıtacaktı
ısınacak olanlara. Belki de gönül verecekti bir gönle. İlkin
mahlukatlara kalbi tutuldu. Zararsızdı onlar. Zararlarına katlanmak bir
sevda olacaktı belkide. Bir yaprak, en çok da o'na muhtaçtı. Muhtaçlığın
mahcubiyetini gizleyerek en çok onu sevmek istedi. Hemen yanıbaşında
bekleyen bir günlük ömrü olan kelebeğe hüzünlendi. Bir gün daha bir
kalabilmek için avuçlarını açmaktaydı yanıbaşındaki ateşböceği. Herşeyi
yutan toprağa da haksızlık edemezdi. Toprak, kara sevda olabilirdi onun
için. O, bütün sevinçleri ve hüzünleri aniden yutabilmekteydi. Güçlüydü
hepsinden adeta. Kaçana acımayandı o. Yere ve göğe can veren denize de
sırt dönemezdi. Büyük büyük insanları görünce daha da hüzünlendi.
Onlar büyüklük taslayanlardandı. Bahşedilenleri verenin, sanki
bahşetmekle mecbur olduğunu düşünmekteydiler. Kimi merhametine kimi ise
gazabına sığınmaktaydı. Ama Verenin merhameti çok büyüktü insanlara
karşı. Zaman tanımıştı büyüklere ve küçüklere. Utançlarını gizlemek için
koca koca örtüler hediye etmişti. Mesela karanlığı vermişti. Karanlık
dahi korkar olmuştu kalbi kararmışlardan. Adeta karartılar gün yüzüne
çıkmıştı nice yüzlerde. Sonra dikkatlice baktığında gözleri ışıl ışıl
parlayan çocukları farketti. Nurlara bürünmüştü ay yüzleri. Onları da
seveceğini hissetti. Evet sevmeliydi de.
Bir parça ışık hangi birine abu hayat olacaktı ki. Derdini
açmalıydı yeryüzüne inmeden. Kim vardı ki çevresinde. Herkesi aşağıda
gördüğünü açıkça görebilmekteydi. Bir feryad-ı figan etti göklerde göğe
karşı. Ağlamak istedi gözlerden ırak bir hayatta. Yaklaştıkça derdi de
büyümüştü. Bir inilti duydu hüzünlü gözlerden. Efkarlanmıştı bulutlar bu
çaresizliğe. Nihayetinde inci inci gözyaşları süzülüverdi mercan
gözlerinden.
Işık süzülürken yere doğru, yağmurun göğsünü siper ettiğini farketti.
Madem gidilecek tek yer yeryüzü ise katlanacaktı bu hüzne. Ama binlerce
damla kapılarını açmıştı bu gönle. Gözyaşların kervansaraylarına
aldanmamak üzere pencerelerden süzülüverdi dünyaya doğru. And içmişti
aşağıdakilere el uzatacağına. Kalbi huzur dolu olduğunu hissetti. Bir,
çoklara bürünmüştü misafirlikten sonra. Bir ayrılık hissetsede kalbinde,
sevinci adeta ayna oldu yeryüzüne. Yedi renk saymıştı elinde.
Yeşil, Sarı, Kahverengi, Kırmızı, Mavi, Turuncu ve Siyah.
Madem tek, çoğa ulaşacaktı, hicran heyecana kavuşacaktı, olsun bu kadar
da dert dedi kendi kendine. O zaman sıra paylaşmaya gelmişti.
Yaprağın hüznünü yeşil ile örttü. Kelebeğe sarıyı hediye etmişti.
toprağa kahverengini atmıştı, çiçeğin neşesini kırmızı ile arttırmıştı,
denizin ışıltısını mavi ile seyredecekti, ateş böceğinin kandilini
turuncu ile yakacaktı. Çocuklara ise, bütün renklerden azıcık ekleyerek
bir azık hazırlamıştı. Geriye tek renk kalmıştı.
ADALET ve ERDEM
Adaletin en yüce erdem olduğunu dillendirmekteydi, Platon. Henüz Dünya
düzene oturmamıştı. İlkel kabileler medeniyet aynası ile henüz
tanışmamıştı. Dünya eksileri yaşamaktaydı. Sıfır noktasını yakalamazken
yıllar, birileri de kalkıp insanlıktan bahsetmekteydi. Nefeslenen
asırlar da bilinmeyenler yaşamaktaydı daha. Erdemden bahsedilmekteydi.
Enginizasyonlar karşısında diller lal olmuşken, birileri dik durmaktaydı
durması gereken yerde. Ahlaktan bahsedenler arka bahçelerde
konuşmaktaydı. Dünya durmaksızın yaşlanırken, en çokda yaşını almışlar
sahiplenmekteydi dünyayı.
Işık tutmaktaydı geleceklere. Gelenler gidenlere bakarak büyüsünler diye. Platon, ahlakı erdem hamuruna katıştırmıştı bugünlere rehberlik etsin diye.
Işık tutmaktaydı geleceklere. Gelenler gidenlere bakarak büyüsünler diye. Platon, ahlakı erdem hamuruna katıştırmıştı bugünlere rehberlik etsin diye.
Evet, adalet kelimesini her ne kadar insanoğlu türetmişsede yine tüketen
de O olmuştur. İnsanoğlu adaletten bahsettiği zaman muhtemelen elinde
güç yok demektir. Adaletli davranması gerektiği yerde gücü adaletsizce
kullanıyorsa kararlarını orantısız kullanma vakti gelmiştir. Artık
erdemsiz bir yaşamın başlangıcı kıvamına çoktan kavuşmuştur.
Güç derecesi ne kadar aşağıdan başlamışsa, güç derecesi tırmanma şeridin
de ne kadar hızlı yükselmişse, gücün eşik değerini ne kadar hızlı
aşmışsa, bir terminatöre dönüşmesi de o kadar hızlı olacak demektir.
Elindeki güç kullanım hızı ekseriyetle bir şova dönüşmesine yol
açacaktır. Adaletsiz ve Erdemsiz bir yolu çoktan aşmıştır. Belki de
ömrünün son yıllarını yaşıyordur, belkide en tatlı günlerini ben yaptım,
ben ettimlere dönüştürme gafleti, kendisine ölçüsüz bir yaşam tarzı
yakalamasına sebebiyet vermesiyle küçük derelerde boğulmasına vesile
olacaktır.
Erdemsizler ilkin yokuşta yük olduklarına çelme atacaklardır. Belki de
tekerinin dönmesine sebep olmuş vefakar dostlarına sırtlarını
döneceklerdir. Sırtlan olmuştur artık onun için sevdikleri. Gücün etkisi
ömrün kısalığına perde olmuştur. Göremeyecektir cepsiz beyazlar
giyeceğini, göremeyecektir kendisi gibi nicelerinin pişman olduğu yere
kavuşacağını, göremeyecektir ki yapılan iyiliklerin karşılıksız
kendisine yapıldığını. Hicranlı günlerin acıları belki de vicdanlarda
taptaze dururken, ilk tokadı atanların acısı bir ömür taptaze kalacaktır
kalplerde.
Masumların masumiyetliklerine türlü hayasızlıklar atfedilirken
sessizliğini sürdürenlerin erdemsizliği en derin acı olacaktır belki
de. Nice kapıların eşiklerinden geçilecektir ama vefasızların
vicdanlarına giden yolu kapalı bulacaktır belki de. Nice kızgınlıklar
affedilecektir ama kırgınlıklara çare bulunamayacaktır.
Ve ..
YOLUN SONU...
Yolların uzunluğu gidilecek yerin
ehemmiyetini gösterir. Bu yaşam alanında alınan nefesler
kazandıklarımız, verdiklerimiz ise kaybettiklerimizdir. Ne zaman
tutulacağı bilinmeyen bu yolculukta nefesler, mahşere kadar tutuklu
kalacak bedenlerde. Bilinmeyen bu yolculuğun aniden başlayacağını
biliyor olmaktır her bireyin görevi. Beşeri de ürküten bilinmeyenin
biliniyor olmasıdır zaten. Yaşam rüzgarına kapılanlar, yarınlar adına
enfes emeller kurarken ölümün herşeye bir nokta koyacağını unutmuyorda
değiller. Kimi yürüdüğü yolu sorgularken, kimi de yadırgamaya çalışıyor.
Kimi de gaflet uykusundan uyanamamaktadır. Vicdanlar sus pus olmuştur
kimilerinde. Gözler görememektedir vicdanların yaşadığı hayatı.
Fısıldamak Ya da fısıldanmak gerekiyor bazen. Baktığına değilde
görünmeyene odaklanmalıdır vicdanlar. Uyanıkların öyle nefesler
tüketmesi gerekmektedir. Uyuyanlar uyanacağı güne kadar
homurdanacaklardır. Onlar zırhlıdır, dokunulmazlardır. Ancak uyanıklar
yaşam yolunun uzunluğuna bakarak aşk ile yaşamaktadırlar. Ne kadarına
sahip olurlarsa olsunlar bir gün sahipsiz bırakacaklarını bilirler. Asl
olan noktadan sonra sahipsiz kalmamaktır, bunu bilirler. Bilirler
sonrasında bütün yollar şeritsizdir onlar için. O hiç olmamış gibi
yeniler gelip eskiler gideceklerdir. Hiç nefes almamış gibi
unutulacaklardır dehlizlerde. Sevdikleri dahi sevemeyeceklerdir eninde
sonunda. Bir hiç olacaktır tanımayanların gözünde. Çok değil sadece bir
sonraki yaşam sona ermeden, yaşadığını dahi kimsenin hatırlamayacacağını
bilirler. Baş köşedeki koltuk boş kalacaktır artık. Köşelerde
kalacaktır hatıraları. Köşebaşında yaşamış biri olmuştur herkesin
gözünde. Şurda bağırıp burda kahkaha atmış olarak kalacaktır birilerinin
hayalinde. Yürüdükleri yolları temiz bırakmışlardır.
Peki ya diğerleri,
Diğerleri zaten kimilerinin gözünde hep hiçkimse olarak kalmıştır.
Peki
perdenin bu tarafında kalanlar; Onlar yaşarlar, sever, sevilir, belki
de nefretidir bazılarının. Herkesin çevresinde böyleleri vardır. Bazen
en yakınımızdakiler aniden hiçkimsemiz olabilmektedir. Tanıyamamışım
gizeminin arkasına sığınırız. Ve tanımadığımız birkimse bir gün en
kimsesizimiz olabilmektedir. İkisinin arasında ki tek fark
beklentilerdir. Bekleneni doğru yerde beklersek beklenti yükselir.
Beklentinin de beklenenden geldiğine inanırsak beklemek belki de en
güzel sevgi olacaktır. İster beşerden ister Yaradandan olsun.
Sarılmaktır
hayata, hayatı verenden beklemek. Aşktır sevmek için hertürlü
fedakarlıkta bulunarak ömrü feda edenlere. Ömür dediğimiz de hep feda
ederek bir yere kavuşmak değilmidir?. Bu dünyaya
kavuşmak
için beriki hayatı feda etmedik mi zaten. Öteye gitmek için de bu
dünyayı feda etmeyecekmiyiz!. Ötelere gidenler, bütün sahipliklerini
beride bırakanlar değil de kimlerdir.! Acaba öteyi bile bile beride bir
şeyler bırakmaya çalışanlar ne zaman uyanacaklardır. Yollarını ne zaman
süpüreceklerdir!. Belki de burayı sevmek için çok da öteye beriye
bakmamak gerekir ne dersin.! Çünkü burdan lezzet almak için öteki ve
berikiye çok da kıymet vermemekten geçiyor. Evet öteye değer verenler de
buraya çok kıymet vermezler. Yarınlardan ve ötelerden korktuğumuz için
hep ehemmiyeti buraya veririz. Öteden korkarız. Korktuğumuz için Öteyi
hep öteleriz. Öteledikçe de ötekileştiririz. Ötekileştirdiklerimiz ile
de yaşamak çok ağır gelir. Onları bir yerlerde bırakırız. Zaten çoğumuz
bıraktıklarımız ile nefes almaktayız. Bıraktıklarımız çoğunlukla
korkularımız olmaktadır. Korkular çoğunlukla kimselere söylenmez.
Kimselere söylenmeyen korkular gelecek korkulara fısıldamasından
korktuğumuz için içimize atıyoruz. Attığımız her adım korkulur hale
gelecektir. Gelin korkulara adım atalım. Üstüne basa basa toprakla
katılaştıralım. Katılalım öteye ve beriye. Nefesler verelim beriden
gelenlere. Maddeyi ön plana atmayalım. Korkutmayalım gelecek nesilleri.
Onlar bizim yaşadığımız korkuları yaşamasınlar diye hep çaba gösterelim.
Onlara tepenin ardını gösterelim. Derin vadilerde ürkek kalmasınlar.
Onları sağırlaştırmayalım.
Gelin ey dostlar gittiğimiz bütün yollar tek bir yolun sonunda bitiyorsa bırakın bu kavgayı, bitirin bu ürkekliği.
GÜÇ
İnsanlık ölüyordu diriler ölmeden. Ölüler dile gelmişti nasihat için
ama nafileydi bütün çabalar. İnsanlar insanlıktan çıkıyordu insanlığı
unuturcasına. Birileri insanlıktan bahsetse de en çok da ölüler
sahiplenmişti insanlığı. Gücünü göstermekteydi güçlü. Güçlü güçsüzün
gücünü emerek güçlenmekteydi. Herkes, herkesin gözünde sıradan bir kimse
olmaktaydı her geçen gün. Yalnızlık baş göstermekteydi koca koca
binalardaki lüks hayatlarda. kimse tanımak istemiyordu yaşam alanında
ama herkes tanınmak istiyordu herkesçe. Özgür olmak istiyordu herkes
başkasının nefesini keserek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)